RSS

Körlük tedavisinde yeni bilimsel gelişmeler

Körlük, her iki gözün görme yetişini tamamen ya da büyük oranda kaybettiği durumlarda konulan teşhistir. Körlük doğumla gelen bir engel olduğu gibi diyabet, glokom, enfeksiyonlar, retina hasarları, genetik yatkınlık, yaşa bağlı makula dejenerasyonu gibi birçok sebepten de kaynaklanabilir. Bazı körlük veya görme kayıpları ilaçla veya cerrahi müdahale ile tedavi edilebilir veya ilerlemesi kontrol altında tutulabilirken, bazılarının maalesef şimdilik tedavisi mümkün değil ama bilim ve teknolojide baş döndürücü gelişmeler bu konuda çare bekleyen hastaların umutlarını haklı olarak güçlendiriyor.

Son yıllarda kök hücre ve CRISPR-Cas9 gibi bilimde adından sıkca bahsettiren teknikler ile tedavisi mümkün olmayan birçok hastalığa çare aranıyor. Aşağıda son yıllarda bu tekniklerle sürdürülen araştırmalardan bazı örnekler bulunmaktadır.

Araştırmalara geçmeden önce konunun dışında olan okuyucuların konuyu daha iyi anlayabilmeleri için Kök hücre ve CRISPR-Cas9 teknolojisi konusunda biraz ön bilgi vermek gerekiyor.

Kök hücre nedir ?: Henüz bölünerek farklılaşmaya başlamamış yani özelleşmemiş ama özelleşmiş her hücreye dönüştürülme potansiyeline sahip hücrelerdir. Yani ciltten alınan bir kök hücreyi laboratuvar ortamından gözdeki retina hücresine veya pankreasda insülin hücrelerine ya da midede sindirim hücresine dönüştürmek mümkün.

CRISPR-Cas9 nedir ?: CRISPR-Cas9, herhangi genin herhangi bir kısımının kesilip çıkarılması veya çıkarılan kısma başka bir parçanın konmasını sağlayan teknolojidir. Bu teknoloji ile genetik bir hastalığa sebep olan bir mutasyonun değiştirilip genin sağlıklı çalıştırılması mümkün.

Açıklama: Gerek Kök hücre, gerekse CRISPR-Cas9 teknolojisi genetikte oldukça yeni sayılabilecek teknikler olmasına rağmen birçok genetik laboratuvarında, birçok hastalığın tedaviye dönük araştırmasında, hatta bazen direkt tedavide rutin olarak kullanılıyor. Hemen belirtmekte fayda var, bu iki teknik oldukça yeni ve uygulamalarda ara sıra aksamalar oluyor. Ama ilerleyen zamanda bu tekniklerin kusursuz çalışmasının sağlanacağına inanıyorum.

Bu kısa açıklamadan sonra artık yapılan araştırmalara geçebiliriz.

1. Araştırma: Yaş tip makula dejenerasyonu tedavisi için göz damlası geliştirildi

Hemen belirtelim geliştirilen bu damla geriye dönük bir iyileştirme sağlamıyor aksine mevcut cerrahi tedaviye iyi bir alternatif ve büyük bir kolaylık sağlıyor.

Yaşa bağlı makula dejenerasyonu (yani sarı nokta hastalığı) en sık rastlanan körlük nedenlerinden biridir. Yaş ve kuru olmak üzere iki tipe ayrılır.

Yaş tip makula dejenerasyonu: Gözün arka tarafında ışığa duyarlı retina tabakasının altındaki kan damarlarının anormal çoğalması ve gelişmesiyle meydana gelir. VEGF proteinin aşırı salgılanması ile oluşan bu istenmeyen damarlar, retina tabakasının altında ödem ve kanamalara neden olur. Yeni damarların oluşumunu durdurmak için ya VEGF proteinini bloke etmek ya da aktivitesini durduracak Anti-VEGF ilaçlara gerek vardır. Bu konuda piyasada çeşitli Anti-VEGF ilaçlar bulunmaktadır ve bu ilaçlar göze iğne batırılarak yani enjeksiyon yoluyla hastaya veriliyor. Bu operasyonel yöntem her ne kadar ağrısız ve sızısız olsa da hastanın enjeksiyon sonrası enfeksiyon kapması, retina dekolmanı ve katarakt oluşumu gibi yan etkileri olabilmektedir. Anti-VEGF ilaçların en büyük dezavantajı ise göz içine belirli aralıklara düzenli olarak enjeksiyon yapılmak zorunda olunması. Bu durum hem hasta hem de doktor için sıkıntılı ve stresli bir durum.

Anti-VEGF damla: Birmingham Üniversitesi araştırmacıları enjeksiyonun yerini alacak bir damla geliştirdiler. Geliştirilen bu damla birkaç dakika içerisinde hücre zarından geçerek hücreye nüfuz etme özelliğine sahip bir peptitten oluşuyor (CPP:cell-penetrating peptide). İlaç göze damlatıldıktan hemen sonra dakikalar içerisinde retina üzerindeki sarı noktaya yani keskin görüşten sorumlu bölgeye ulaşıyor.

Geliştirilen bu göz damlasının hastanın bizzat kendisi tarafından uygulanabilecek olması yaş tip makula dejenerasyonu tedavisinde büyük kolaylık sağlayacak.(1)

Başka bir damla daha var: Trinity College Dublin tarasafından yapılan ve 2 Nisan 2014 tarihinde „Science Translational Medicine“ dergisinde yayınlanan bir başka makalede Anti-VEGF ilaçlara alternatif ve yan etkisi hiç olmayan bir damlanın geliştirildiği belirtiliyor. (2)

2. Araştırma: Körlükle mücadele önemli bir protein kesfedildi

Retina distrofileri, görme işlevinin kronik ve ilerleyici bozukluklarından biridir. (Distrofi: Tıpta doku anomalileri olarak nitelendirilir). Çeşitli sebeplerden kaynaklanabileceği gibi genetik sebeplerden de kaynaklanabilir. Genetik kaynaklı Retina distrofilerinin toplumda görülme sıklığı 4000 de 1 gibi oldukça seyrek sayılabilecek bir oranda bulunduğu ve sebebin yaklaşık 180 gende meydana gelen mutasyondan kaynaklandığı düşünülüyor. Genetik kaynaklı Retina distrofilerinin mekanızmasının nasıl işlediği, hastalığın ortaya çıkmasında hangi proteinlerin rol oynadığı, bu proteinler ile görme sinirleri arasında nasıl bir olumsuz etkileşim olduğu şimdiye kadar bilinmiyordu. Ama şimdi biliniyor.

Florida campus of The Scripps Research Institute (TSRI) tarafından yapılan ve 22 mart 2017 tarihinde Neuron dergisinde yayınlanan bir araştırmada Retina distrofisine sebep olan α2δ4 adında bir proteinin kilit rol oynadığı ve bu protein eksikliğinin Retina distrofisine sebep oluduğu bulundu.

α2δ4 önemi nedir?: α2δ4 proteininin neden önemli olduğu konusunu geçmeden önce konunun daha iyi anlaşılması için retinanın yapısı ve üzerinde bulunan sinir hücfreleri / fotoresöptörler hakkında çok kısa bilgi vermek uygun olacak.

Retina ya da ağ tabaka, gözün iç kısmını çevreleyen ince, yarı saydam bir tabakadır. Retinanın arka kısmında ise keskin görmeyi sağlayan ışığa ve renge duyarlı çeşitli fotoreseptörlerin yoğun olarak bulunduğu sarı nokta yer alır. Sarı noktaya gelen ışık, renk veya herhangi bir görüntü bir takım biyokimyasal reaksiyonlardan geçtikten sonra elektrik sinyallerine dönüştürülerek beyne ulaşır. Bu bilgi iletimini gözün içinden beyne doğru fotoreseptör hücreleri sağlar ve hücreler sırasıyla Ganglion, Bipolar, Koni ve Çubuk hücreleridir.

Şimdi gelelim yeni keşfedilen α2δ4 proteininin fonsiyonuna: Ganglion hücreleri ile Bipolar hücrelerinin bağlantı noktalarında, yani sinapslarda ELFN1 adında bir protein görev yapar ve protein bipolar hücrelerindeki kalsiyum kanallarını açarak Glutamat denen bir amino asit esterinin salınımına sebep olur. Glutamat ise Ganglion ve Biopolar hücrelerini birbirine yapıştırarak gelen sinyallerin Koni ve Çubuk hücreler aracılığıyla beyne ulaşmasını sağlar ve görme işlemi tamamlanır. Retina distrofi körlüğü denen şey işte bu yapışmanın geçekleşememesi durumunda ortaya çıkan bir hastalıktır.

Şimdiye kadar ELFN1 proteinin Ganglion hücreleri ve Bipolar hücrelerinin birbirine yapışmasında rol oynadığı bilinmesine rağmen, Retina distrofi körlüğünde bu proteinin niye bu görevi yerine getiremediği, niye yapışmanın sağlanamadığı bilinmiyordu.

Yapışmayı α2δ4 sağlıyor: Florida campus of The Scripps Research Institute (TSRI) tarafından yapılan araştırmada, α2δ4 adında bir başka proteinin ELFN1proteinini aktive ederek kalsiyum kanallarınının açılmasına olanak sağladığı ve buna bağlı olara Glutamat geçişine izin verdiği bulundu.

Deneyin nasıl yapıldığı hakkında kısa bilgi: Sıkıcı ayrıntılara girmeden, deneyin nasıl yapıldığına da çok yüzeysel olarak değinelim: Farelerde α2δ4 proteinini sentezleyen genin devre dışı bırakılmasıyla birlikte ve farelerde Retina distrofi körlüğünün başladığı, genin tekrar aktif hale getirilmesi ile kalsiyum kanallarının tekrar açılarak farelerin tekrar gördüğü tespit edildi.

Yeni çalışmalar yolda: Gerek yaşa bağlı gerekse genetik olarak ortaya çıkan Retina distrofi körlüğünde fotoreseptörler ölüyor. Normalde ölen fotoreseptörlerin yerine yenisi gelmiyor ve şu an uygulanan tedavi yöntemleri ise var olan ölmemiş reseptörlerin korunmasına yönelikti. Her ne kadar kök hücre teknolojisi yeni olsada bu konuda yapılan araştırmalar umutları güçlendiriyor. Ölen fotoreseptörlerin yerine kök hücre transferi ile yenisini koymak ve yeni fotoreseptörlerin α2δ4 proteini ile koruyarak kalıcı ve sağlıklı bir göze sahip olmak yakın bir gelecekte mümkün görünüyor.(3)

3. Araştırma: CRISPR-Cas9 tekniği ile yaşa bağlı makula dejenerasyonu tedavisi

Yaşa bağlı makula dejenerasyonu sebeplerinde biri de genetik kaynaklıdır ve rahatsızlığa VEGFR2 Geninde meydana gelen bir mutasyon sebep olmaktadır. Yukarıda da bahsedildiği gibi bu mutasyon gereğinden fazla VEGF proteini üretilmesine aracılık ederek retina tabakasının altındaki damarların anormal çoğalmasına sebep oluyor.

Başarılı bir çalışma: CRISPR-Cas9 teknoloji ile VEGFR2 genindeki mutasyonlu kısımı alınarak yerine başarılı bir şekilde genin mutasyonsuz yani sağlıklı formu injete edilildi. Transfer sonrası retina tabakasının altında kan damarlarının anormal çoğalması durdurularak makula dejenerasyonun önüne geçildi.(4)

İnfo: CRISPR-Cas9 teknoloji de kök hücre teknoloji gibi yeni bir tedavi yöntemi olup kalıtsal hastalıkların tedavisinde büyük umud vaad ediyor. CRISPR-Cas9 tekniğinin prensibi, genomun istenilen bir kısımına ekleme-çıkarma ya da değişiklik yapmaya dayanıyor. Buna göre hastalığa sebep olan genin mutasyonlu kısmı CRISPR-Cas9 teknoloji ile kesilerek yerine sağlıklı parçasının eklenmesi ve hastalığa sebep olan mutasyonun ortadan kaldırılması mümkün.

4. Araştırma: Makula dejenerasyonuna yol açan iki mutasyon

Oldukça erken sayılabilecek bir yaşta başlayan ve X-linked retinoschisis (XLRS) olarak da isimlendirilen ve Makula dejenerasyonuna sebep olan bu körlük tipi toplumda yaklaşık her 5,000 erkekte bir görülüyor. Hastalığın şimdilik geriye dönük tedavisi yok ama Manchester Üniversitesinin yapmış olduğu araştırmada ortaya çıkartılan iki mutasyon gelecekte X-linked retinoschisis hastalarına yeni tedavi imkanlarının yolunu açacak gibi görünüyor.

Tehlike iki mutasyon: Yapılan araştırmada RS1 Geninde bulunan iki mutasyonun hatalı XLRS1 proteini kodlayarak retinada yavaş yavaş ilerleyen kademeli tahribata, yani X-linked retinoschisis sebep olduğu bulundu.

Süreç nasıl işliyor ? : Sağlıklı bireylerde XLRS1 proteini retinanın hücresel organizasyonunda çok önemli bir rol oynuyor. Bu protein, birbirinin aynı sekiz proteinden oluşan sekizgen bir yapı oluşturarak (Homo-oligomerik-protein) retinada fotoreseptör ve bipolar hücrelerinin oluşmasına öncülük ediyor.

RS1 Geninde meydana gelen bu iki mutasyon XLRS1 Proteinin sekizgen yapısını değiştirerek retina hücrelerinde tahribatına sebep oluyor ve bu tahribat oldukca erken sayılabilecek yaşlarda hastanın görme yetişini kaybetmesine sebep oluyor. Başka bir ifade ile sağlıklı gen retinayı korurken, mutasyonlu gen retinayı tahrip ederek körlüğe sebep oluyor.

Sonuç olarak söylemek gerekirse bu iki mutasyonun keşfi, kök hücre ve CRISPR-Cas9 teknolojisi kullanılarak tahrip olan retina tabakası ve ölen sinir hücrelerinin tedavisine yeni ufuklar açacak(6).

5. Araştırma: CRISPR-Cas9 tekniği ile Gece körlüğü tedavisi

Halk arasında Gece körlüğü veya Tavuk karası olarak da bilinen Retinitis Pigmentosa, fotoreseptör hücrelerinin tahribatı ile başlayan ve ilerleyen safhada ciddi görme kaybıyla sonuçlanan genetik bir hastalıktır.

Hastalık, 3459 Nükleotit uzunluğundaki RPGR adındaki genin 3070. pozisyonunda meydana gelen mutasyonun protein sentezini durdurmasından kaynaklanıyor. Bu pozisyonda Guanin(G) yerine gelen Timin(T) protein sentezine „DUR“ komutu veren kodu oluşturuyor. Yani gen sentezlemesi gereken 1152 amino asit uzunluğundaki protein yerine 1024 amino asit uzunluğunda kısa bir protein sentezliyor. Başka bir ifade ile gendeki mutasyon eksik protein sentezlenmesine, bu eksik protein de Gece körlüğüne sebep oluyor.

Gece körlüğünde tedavi: Columbia University Medical Center (CUMC) ile Lowa Üniversitesi’nin ortaklaşa yaptığı çalışmada RPGR Gene’nin hatalı protein sentezleyen kısmı CRISPR-Cas9 teknoloji kullanılarak düzeltildi ve Gece körlüğü tedavi edildi.

Gece körlüğü tedavisinde kullanılan CRISPR-Cas9 tekniği kısaca şu aşamalardan geçerek hastaya uygulandı.

  1. Hastanın cildinden küçük bir doku alındı ve laboratuvarda özel kimyasallar içerişinde çoğaltıldı.
  2. Alınan dokular daha sonra özelleşmiş fotoreseptör kök hücrelerine dönüştürüldü.
  3. Elde edilen kök hücrelerin RPGR Genindeki mutasyonlu kısım CRISPR-Cas9 tekniği ile düzeltilerek RPGR Geni sağlıklı forma getirildi.
  4. Düzenlenmiş kök hücreler göze transfer edilerek gözün tekrar görmesi sağlandı.(5)

6. Araştırma: Gen terapisi ile renk körlügü tedavi edildi

Renk körlüğü, gözün retina tabakasında yer alan Koni hücrelerinin genellikle genetik sebeplerden dolayı renkleri algılayamaması sonucu ortaya çıkan ve tedavisi şimdilik mümkün olmayan bir hastalıktır.

İyon kanallarındaki arıza: Hastalığa çoğunlukla CNGA3 veya CNGB3 genlerindeki mutasyonlar yol açıyor ve bu mutasyonlar Koni hücrelerinde bulunan iyon kanallarında bir takım hasarlara yol açarak hücrlerinin renkleri algılayamamasına sebep oluyor.

Tübingen Üniversitesi ve Ludwig-Maximilians-Münih Üniversitesi’nin ortaklaşa yaptığı araştırmada renk körü farelerin iyon kanalları, genetiği değiştirilmiş virüslerin yardımı ile tekrar fonksiyonel hale getirilerek farelerin renkli görmesi sağlandı.

Farelerde başarılı olan bu metodun insanlarda başarılı olup olmayacağını söylemek erken olsa da bu çalışma renk körü hastalar için bir umut olabilir (7).


Benzer konuda hazırlanmış diğer yazılar


 

Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Kaynaklar

  1. Topical Delivery of Anti-VEGF Drugs to the Ocular Posterior Segment Using Cell-Penetrating Peptides
  2. Interleukin-18 and IL-18 binding protein
  3. The Auxiliary Calcium Channel Subunit α2δ4 Is Required for Axonal Elaboration, Synaptic Transmission, and Wiring of Rod Photoreceptors
  4. Genome editing abrogates angiogenesis in vivo
  5. Precision Medicine: Genetic Repair of Retinitis Pigmentosa in Patient-Derived Stem Cell
  6. Structural analysis of X-linked retinoschisis mutations reveals distinct classes which differentially effect retinoschisin function
  7. Restoration of Cone Vision in the CNGA3−/− Mouse Model of Congenital Complete Lack of Cone Photoreceptor Function
Reklamlar
 
1 Yorum

Yazan: 19. Eylül 2017 in Allgemein

 

B6 ve B12 vitaminleri akciğer kanseri riskini yükseltiyor

Gerek hastalıklardan korunmak gerekse sağlıklı kalabilmek için vücudumuzun vitaminlere ihtiyacı vardır. Vitaminler için kısaca „ Katalizör görevi gören organik maddelerdir“ denebilir. Bu nedenle vitaminlerin vücudumuzdaki önemi büyüktür. 13 değişik vitamin vardır ve her vitaminin vücuttaki görevi farklıdır.

Vitaminler sindirim fonksiyonlarından bağışıklık sistemini güçlendirmeye kadar çok geniş alanda görev alırlar. Her vitaminin değişik bir ismi olmasına rağmen basitce telaffuz edilebilmesi için genellikle harfler ile isimlendirilmişlerdir. Vitaminler yağda ve suda çözünen vitaminler olmak üzere iki gruba ayrılırlar.

Yağda çözünen vitaminler

  • Vitamin A (retinol)
  • D vitamini (kalsitriol)
  • E Vitamini (tokoferol)
  • Vitamin K (K1, K2, K3, K4 “pıhtılaşma vitaminleri”)

Suda çözünen vitaminler

  • Vitamin C (askorbik asit)
  • Vitamin B1 (tiamin)
  • Vitamini B2 (riboflavin)
  • Vitamin B3 (nikotinik asit, niasin)
  • Vitamin B5 (pantotenik asit)
  • Vitamin B6 (piridoksin)
  • Vitamin B7 (biyotin, vitamin H)
  • Vitamin B9 (folik asit)
  • Vitamin B12 (kobalamin)

Suda çözünen vitaminlerin vücutta depolanması düşük olduğu için fazlası vücut sıvıları ile dışarı atılır. Yağda çözünen vitaminlerin fazlası ise yağ dokularında depolanır. Bu yüzden yağda çözünen vitaminlerin fazlası bazen zararlı olabilir.

Her iki gruptaki vitaminler dengeli beslenmek kaydıyla doğal yollardan yeterli miktarda vücuda alınabilir. Vitaminlerin vücutta yeterince bulunmaması durumunda ise metabolik bozuklukların ortaya çıkması kaçınılmaz olur.

Aşırı vitamin tüketiminin zararlarına birkaç örnek

Yapılan birçok araştırma ihtiyaçtan fazla alınan vitaminlerin vücuda faydadan çok zarar verdiğini gösteriyor. Mesela kemik vitamini olarak bilinen ve kemikleri korumaya yönelik alınan D Vitaminin yüksek dozda alınması gıda alerjisini tetiklerken(1), yaşlı insanlarda düşme riskini artırarak kemik kırılmalarına sebep olabiliyor(2). Yüksek dozda alınan E Vitamininin kemiklere zarar verdiği(3), yüksek dozda alınan C Vitaminin ise böbrek taşına sebep olduğu bu konuda bilinen örneklerden sadece birkaç tanesi(4).

***

B6 ve B12 vitamini ile akciğer kanseri arasında bir ilişki bulundu

B6 ve B12 vitaminlerinin sinir sistemini güçlendirerek kişiye zihinsel zindelik verdiği ve bu yüzden de bu iki vitaminin zararsız olduğu sanılıyordu. Gerçekten de şu ana kadar yapılan araştırmalar B12 vitamini eksikliğinin konsantrasyonu zayıflattığı, hatta yaşlılık döneminde demans riskini artırdığını gösteriyor(5). Bu yüzden birçok yaşlıya koruma amacıyla B6 ve B12 bakımından zengin gıdalarla beslenmeleri ve yüksek dozda B6 ve B12 vitamin tabletleri almaları tavsiye ediliyor.

B6 ve B12 vitaminleri sanıldığı kadar zararsız mı?

Ohio State Üniversitesinden Theodore Brasky ve ekibinin 50 ila 76 yaşları arasında 77.000 katılımcı ile yapmış olduğu araştırma bu iki vitaminin bilinmeyen bir yan etkisinin varlığını ortaya çıkardı. Araştırmada katılımcılara son on yılda B6 ve B12 vitamini alıp almadıkları ve eğer alıyorlarsa hangi dozda aldıkları soruldu ve alınan dozaj ile akciğer kanseri vakalarının sayısı inceledi.

Sonuç

Erkekler iki ile dört kat daha yüksek risk taşıyor: Araştırmada uzun süre yüksek dozda B6 veya B12 vitamini almış erkeklerde almayanlara göre iki kat daha fazla akciğer kanseri vakaasının olduğu tespit edildi.

Sigara, riski yükseltiyor: Araştırmada katılımcılara yaş, yaşam biçimi, kalıtsal ve çevresel faktörler ile sigara alışkanlığı gibi kanserle direkt ilgisi olan faktörler de soruldu. Hem sigara içen hem de yüksek dozda B6 veya B12 vitamini kullanan katılımcıların 4 kat daha fazla akciğer kanserine yakalandıkları tespit edildi.

(Not: Kadınlarda B6 veya B12 vitamini tüketimi ile akciğer kanseri arasından anlamlı bir ilişkinin varlığı tespit edilemedi.)

Vitamin haplarının dozları genellikle çok yüksek

Kullanılan bir vitamin, bir ilaç veya bir hormonun kanda veya kan plazmasında veya kan serumundaki miktarı o preparatın konsantrasyonunu oluşturur. Bir ilacın vücutta başarılı bir şekilde kullanılabilmesi ancak o ilacın kanda belirli bir seviyeye ulaşması ile mümkündür. Eğer bir ilaçın veya vitaminin kandaki seviyesi çok düşükse o preparat vücutta etkili olamaz. Eğer ilaçın veya vitaminin kandaki miktarı çok yüksekse yan etkileri olabilir. Hatta bazı durumlarda zehirlenmelere bile sebebiyet verebilir.

B6 ve B12 vitamininde durum nedir?: Yetişkin erkeklerde önerilen günlük doz, B6 vitamini için için 1.5 mg, B12 vitamini için 3 mg civarındadır. Ancak piyasada satılan vitamin takviyeli gıda maddeleri ve vitamin tabletlerindeki B6 ve B12 miktarı tavsiye edilen günlük dozun çok çok üstünde olabiliyor. Hatta piyasada tablet başına 5 mg’a kadar varan B12,  250 mg’a kadar varan B6 vitamin tabletleri bulmak mümkün.

Yapılan araştırmalar günlük B6 ve B12 ihtiyacımızı yüksek dozda tabletlere gerek kalmadan et, nohut ve tahıllardan rahatlıklar karşılanabileceğini gösteriyor. Uzmanlar yaşlılarda durumun biraz farklı olduğunu bu yüzden yaşlıların yüksek dozda B6 ve B12 vitamini alımının ancak doktor kontrolünde yapılması gerektiğini belirtiyorlar.

Araştırmalar devam ediyor

Yüksek dozda B6 ve B12 vitamini ile Akciğer kanseri arasında nasıl bir biyolojik bağlantının olduğu henüz bilinmiyor ama ilişkiyi daha ayrıntılı araştırmak için şimdiden iki yeni çalışmaya başlandı bile. Ayrıca bu olumsuz etkinin neden kadınlarda görülmediği de araştırılan konular arasında yer almakta.

Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Kaynak:

Long-Term, Supplemental, One-Carbon Metabolism–Related Vitamin B Use in Relation to Lung Cancer Risk in the Vitamins and Lifestyle (VITAL) Cohort

Diğer kaynaklar

  1. Maternal and newborn vitamin D status and its impact on food allergy development in the German LINA cohort study Link
  2. Monthly High-Dose Vitamin D Treatment for the Prevention of Functional Decline Link
  3. Vitamin E decreases bone mass by stimulating osteoclast fusion Link
  4. Ascorbic Acid Supplements and Kidney Stone Incidence Among Men: A Prospective Study Link
  5. Vitamin B12, cognition, and brain MRI measures: a cross-sectional examination Link

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

 
1 Yorum

Yazan: 29. Ağustos 2017 in Allgemein

 

Obezite Alzheimer Riskini Yükseltiyor !

Obezite Nedir?

Obezite, vücutta yağ dokusunun aşırı artmasıyla ortaya çıkan komplike metabolik bir rahatsızlıktır. Fazla kalorili gıdalarla beslenmek, hareketsiz bir yaşam tarzı, genetik yatkınlık hastalığın temel sebepleri arasındadır. Dünya Sağlık Örgütünün belirlemiş olduğu sınıflamaya göre Vücut kitle indeksinin (VKİ) 25 kg/m2 ila 30 kg/m2 olduğu durumlarda kişiye obez teshişi konmaktadır.(1)

Uzun zamandan beri obezitenin kardiyovasküler hastalıklar, diyabet ve kanser oluşumuna sebep olduğu ve hatta genetik yapıyı bile değiştirdiği biliniyordu. Son yapılan araştırmalar ışığında obezitenin beyin yapısına da zarar verdiği  artık biliniyor. Örneğin 2016 yılında yapılan ve Neurobiology of Aging dergisinde yayınlanan bir makalede, obezitenin beyinde Beyaz Madde miktarını düşürdüğünü belirtiliyor (2) (3) (4). (Beyaz Madde: Merkezi sinir sisteminde sinir sisteminde nöron ve miyelinli aksonların oluşturduğu topluluklara verilen addır. Beyinde iç kısımlarda, omurilikte ise dış kısımda yer alır.)

Obezite ile Alzheimer arasından bir bağ olabilir

Uzun zamandır Alzheimer’in yaşlılıkla ilgili olduğu düşünülüyordu, son zamanlarda yapılan araştırmalar obezite ile Alzheimer arasında da bir ilişki olabileceğinin işaretlerini veriyor. Aşağıda bu konuda yapılmış ve Human Brain Mapping dergisinin 11 Nisan 2017 tarihli sayısında yayınlanmış makalenin özeti bulunmaktadır.

Araştırma hakkında bilgi vermeden önce araştırmaya konu olan ve beyindeki çesitli bölgeleri birbirine bağlayan nöronal ağdan kısaca bahsetmek gerekiyor.

Nasıl ki kara yolları, demir yolları, hava yolları çeşitli şehirleri birbirine bağlıyorsa, beyinde de benzer bir sistem bulunmaktadır ve bu nöronal ağlar beynin çeşitli bölgeleri arasında enformasyon akışını sağlar. Bu ağın herhangi bir nedenle zarar görmesi durumunda ise alzheimer, şizofreni, parkinson, multipler sklerose ve felç gibi önemli nörolojik hastalıklar ortaya çıkmaktadır (5) (6) (7) (8).

Beyin erken yaşlanmasına neden olan süreç nedir ?

Max Planck Enstitüsü’nden Veronica Witte bu sorunun cevabını bulmak amacıyla farklı vücut kitle indeksine sahip (VKİ), yaşları 60-80 arası değişen 700 sağlıklı bireyin beyin fonksiyonlarını karşılaştırmalı olarak inceledi ve ilginç sonuçlar elde etti.

 Bozulmuş nöronal ağ / sinir ağları

Elde edilen sonuçlar vücut kitle indeksi arttıkça yani şismanlık arttıkça beyinin belirli bölgelerinde yer alan nöral ağların azaldığını ve buna bağlı olarak da iletişimin zayıfladığını gösteriyor. Başka bir ifadeyle yüksek yağlanma beyinin daha hızlı bir yaşlanma sürecine girmesine sebep oluyor. İlginç olan başka bir konu da Manyetik Rezonans Görüntüleme (fMRI) çekimlerinde tespit edildi. Çekimlerde nöral ağlardaki bu iletişim kopukluğunun beynin pasif moda geçmesiyle (Default Mode Network) ortaya çıktığını gösteriyordu.

Konunun daha iyi anlaşılması için “Default Mode Network” den bahsetmek gerekiyor : Default Mode Network, insanın kendisiyle baş başa kaldığı yani beynin dışarı ile aktivitesini kestiği, kendi iç dünyasında düşüncelere daldığı, beynin adeta “rölantide” çalıştığı andır. Beyin bu modda sakladığı anıları, geçmiş tecrübeleri çağırarak çeşitli düşüncelere dalar ve çeşitli fikirler geliştirir. Default Mode Network aynı zamanda kişinin en yaratıcı düşünceleri ürettiği ve sorunları en üst düzeyde çözdüğü modun adıdır. Tuvalette, banyoda, yatakta uzanırken, jogging yaparken veya bisiklet sürerken akla gelen parlak düşünceler hep bu Default Mode Network’ta gerçekleşir.

Sonuç

Şişmanlar Alzheimer riski taşıyor olabilir !

Şimdiye kadar kısmen kabul gören ama kısmen de pek benimsenmeyen zayıf bir hipoteze göre şişmanlığın alzheimer karşı koruyucu bir etkisinin olduğu düşünülüyordu. Yapılan bazı istatiksel çalışmalar da bu görüşü destekler nitelikteydi (9). Yapılan bu araştırma ile birlikte bu görüşün gecerliliği iyice tartışılır hale geldi.

Her ne kadar bu araştırma obezitenin de alzheimer için önemli bir risk faktörü olabileceğini göstersede deneklerin ileride kesin olarak alzheimer olup olmayacağı henüz şimdilik bilinmiyor. Ama şimdiye kadarki araştırmalardan elde edilen sonuclar bize „Default Mode Network“ modunda az sayıda nöronal ağın aktif olmasının Alzheimer’in ön belirtisi olduğunu gösteriyor. Kesin bir kanıya varabilmek için katılımcıların ileriki yaşamlarındakı sağlık durumlarının tekrar incelenmesi gerekiyor.

Geriye dönüş mümkün mü? 

Obezite nedeni ile beyinde nöronal bağlantıların azalması, yani potansiyel alzheimer riski, yaşam stili radikal bir şekilde değiştirilerek geriye döndürmek veya en azından durdurmak mümkün mü? Bu soruya evet veya hayır demek şimdilik mümkün değil. Konunun açıklığa kavuşabilmesi için yeni çalışmalara ihtiyaç var.


Konu ile ilgili hazırlanmış diğer makaleler


Kaynak

Higher body mass index is associated with reduced posterior default mode connectivity in older adults

DOI: 10.1002/hbm.23605 First published: 11 April 2017

Diğer kaynaklar

  1. Obesity and overweight
  2. Schwergewichtiger Risikofaktor für Krebs
  3. Epigenome-wide association study of body mass index, and the adverse outcomes of adiposity
  4. Obesity associated with increased brain age from midlife
  5. Modern network science of neurological disorder.
  6. A common brain network links development, aging, and vulnerability to disease.
  7. Increased Resting-State Gamma-Band Connectivity in First-Episode Schizophrenia Schizophr Bull. 
  8. Cortico-Cerebellar Structural Connectivity Is Related to Residual Motor Output in Chronic Stroke.
  9. BMI and risk of dementia in two million people over two decades: a retrospective cohort study

Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

 
Yorum yapın

Yazan: 31. Mayıs 2017 in Allgemein

 

Kromozomal hastalıklar (Trizomi 21, Trizomi 18 ve Trizomi 13)

Genler iyi çalışmadığı takdirde birçok hastalığın ortaya çıkmasında önemli rol oynayan bir kalıtım birimidir. Genetik kodlarımızda bir hata, ki, bu bazen çok küçük bir hata da olabilir, bütün ömür boyu bizim hastalık veya birçok hastalıkla yaşamamıza neden olur. Hatta bu genetik hata çocuklarımıza da geçerek onların da aynı hastalıktan müzdarip olmasına neden olur.

Yaşam tarzımıza özen göstererek bazı genetik hastalıkların ortaya çıkmasını bir ömür boyu önleyebiliriz (örneğin Diyabet 2 veya bazı kanser türleri gibi). Yine bazılarını ilaçlı tedavi ile kontrol altında tutabiliriz.

Genetik hastalıklar kimi zaman yaşlılıkta, kimi zaman gençlikte, kimi zaman çocuklukta, kimi zaman da anne karnında döllenmeden hemen sonra ortaya çıkabilir. Genetik hastalıkların birçoğu geç çocukluk dönemi ile yetişkinlik döneminde ortaya çıkar. Genetik hastalıklar konusunda genel kabul görüş, genetik rahatsızlıkların % 75 nin belirtileri geç dönemde ortaya çıktığı yönündedir.

Hemen belirtelim aşağıdaki yazıya konu olan doğumla birlikte ortaya çıkan genetik hastalıkların toplumda görülme sıklığı sadece % 4 dür.

Aşağıda kromozomlar düzeyinde meydana gelen ve şimdilik tedavisi mümkün olmayan üç ağır genetik hastalıktan bahsedilmektektir. Her üç hastalık da kromozomal hastalık olup yumurta döllendikten sonra bölünmeler sırasında meydana gelen bir hatadan kaynaklanmaktadır. Hata, ne kadar geç bölünmede gerçekleşirse hastalığın semptomları da o kadar hafif olmaktadır.

Ayrıca hatanın hangi kromozomda olduğu, kromozomun tamamında mı, yoksa bir parçasında mı olduğuna bağlı olarak semptomlarda farklılık görülmektedir. Konuyu daha anlaşılır ve mümkün olduğu kadar basite indirerek, biraz da konunun biyolojik arka planını anlatarak anlatmaya çalışalım.

***

1. Bölüm

Genetik rahatsızlıklar meydana geliş şekline göre üç ana grupta toplanır

  1. Kromozomal rahatsızlıklar: Kromozom sayısı veya yapısında meydana gelen değişikliklerden kaynaklananlar (Bu makalenin konusu).
  2. Monogenetik rahatsızlıklar: Tek bir gende meydana gelen değişikliklerden kaynaklananlar (Bu değişiklikler belirli bir enzim veya proteinin kayıp ya da hatalı sentezlenmesine sebep olur).
  3. Poligenetik rahatsızlıklar: Birçok gen den kaynaklananlar (Bir genin veya çevresel faktörlerin birçok genin faaliyetini etkilemesi sonuçu ortaya çıkan rahatsızlıklardır).

Kromozomal rahatsızlıklar

Her insan hücresinin içerisinde bir çekirdek ve bu çekirdeğin içerisinde genetik materyal DNA lar bulunur. DNA lar hücre çekirdeği içinde spiral merdiven şeklini andıran bir yapıdadır. Bu yapıya DNA çift sarmalı denir.

DNA çift sarmalı, 23’ü anneden 23’ü babadan gelen 46 adet koromozumun etrafında çok sıkı bir şekilde paketlenmiş durumda yer alır. Yani her hücrede 23 çift ya da 46 tek kromozom bulunur. Daha iyi anlaşılması için olayı makro düzeyde düşünerek şöyle örnekleyelim.

Vücudumuzdaki milyarlarca hücreden herhangi birini alalım ve içini açalım ve ortasındaki çekirdeği çıkarıp içine bakalım. Çekirdeğin içinde 2 adet 1. kromozom, 2 adet 2. kromozom, 2 adet 3. kromozom…….. 2 adet 45. kromozom olduğunu görürüz.

Burada küçük bir parantez açıp önemli bir noktayı da belirtmeden geçmeyelim. Bu 45 tek kromozoma ilaveten bireyin erkek ya da kadın olmasını belirleyen iki adet de cinsiyet kromozomu bulunur. Bunlar X ve Y kromozomlarıdır. Kadınlardaki cinsiyet kromozom çifti XX, erkeklerdeki kromozom çifti ise XY dir.

  • Her kız çocuk anneden bir X, babadan bir X kromozomu alır.
  • Her erkek çocuk anneden bir X, babadan bir Y kromozomu alır.

Döllenmeden önce

Her hücrede 46 adet kromozom bulunur dedik ama bu yumurta döllendikten sonraki kromozom sayısıdır. Döllenme öncesine dönecek olursa istisnai bir durumla karşı karşıya kalırız. Bu istisnai durum annedeki yumurta hücresi ile babadaki sperm hücresindeki kromozom sayıları ile ilgilidir. Bu hücrelerdeki kromozom sayısı 46 adet degil 23 adettir.

Döllendikten sonra

Yumurta döllendiği andan itibaren o yumurta artık embriyodur ve kromozom sayısı 46 adet olur(23’ü anneden, 23’ü babadan). Embriyo döllendikten sonra belirli aralıklara bölünerek kendini kopyalamaya başlar. Her kopyalamada hücre sayısı iki katına çıkar, yani bölünme 2, 4, 8,16, 32, 64, 128, 256, ….. şeklinde olur. Her bölünmede aynı zamanda 46 adet kromozom da kopyalanarak yeni hücrenin içinde yerini alır. Bölünme ilerledikce dokular ve organlar oluşmaya başlar ve 9. ay sonra milyarlarca hücreden oluşan embriyo gelişimini tamamlayarak doğum gerçekleşir.

Bölünmede hata olursa

Yukarıda her bölünmede 46 kromozom da kopyalanır dedik ama bu kopyalanma her zaman kusursuz olmaz. Bazen bu bölünmeler sırasında kopyalanma işleminde hatalar olabilir. (Yapılan araştırmalar 35 yaş üzeri hamileliklerde hata riskinin daha fazla olduğunu gösteriyor.)

Bu hatalar nedir?: Kopyalamada irili ufaklı hatalar olabilir. Bu hataları iki farklı kategoride değerlendirmek gerekir. Birincisi gen düzeyinde olan hatalar, ikincisi kromozom düzeyinde olan hatalar. Hemen belirtelim kromozom düzeyindeki hataların tahribatı çok daha ağır olur.

Gen düzeyindeki hatalar: Gen düzeyindeki hatalar bazen tek bir gende, tek bir nükleotitin değişmesi ile oluşan hatalar olabileceği gibi, bazen birden fazla nükleotitin değişmesi şeklinde de olabilir. Bazen bu tür hatalar birden fazla gende de olabilir. Gen düzeyindeki hatalar sadece nükleotit değişmesi ile olmaz, kimi zaman bir veya birden fazla nükleotitin tamamen ortadan kalkması şeklinde de olabilir.

Kromozom düzeyindeki hatalar (kromozom sapmaları): Bu hatalar kimi zaman kromozom sayısıyla, kimi zaman kromozomun yapısıyla ilgili hatalar olabilir.

  • Sayısal hatalar: Bölünme sırasında kopyalanan kromozomun 1 adet eksik ya da 1 adet fazla olması şeklinde olabilir. Bu durumda kromozom sayısı 46 yerine 45 ya da 47 olur.
  • Yapısal hatalar: Bölünme sırasında kopyalanan kromozomun bir parçasının kopması veya bir parçasının fazla veya bir parçasının yönünün ters yönde olması veya bir parçasının başka bir kromozoma yapışması şeklinde olabilir.

Her ne durumda olursa olsun, hata meydana geldiği andan itibaren artık yeni hücreler hep hatalı kromozomlar taşıyacaktır. Bu yüzden hata ne kadar geç bölünmede gerçekleşir ise hatalı kromozomu taşıyan hücre sayısı o kadar az olacaktır. Dolayısıyla hastalığın semptomları da o kadar hafif olacaktır.

Kromozom sayısı veya yapısından kaynaklanan bütün bu rahatsızlıklara genel olarak Kromozomal Rahatsızlıklar adı verilir.

2. Bölüm

Bu bölümde sık rastlanan ve tedavisi bugün için mümkün olmayan üç hastalık anlatılmaktadır. Bu arada üç hastalığın ortaya çıkmasında da annenin hamilelik yaşının önemli rol oynadığını da belirtmeden geçmeyelim.

  1. Down- sendromu (Trizomi 21)
  2. Edwards- sendromu (Trizomi 18)
  3. Patau sendromu (Trizomi 13)

1- Down  sendromu (Trizomi 21)

Down Sendromu (Trizomi 21) Sebepleri

Trisomie 21, Down-Sendromun en sık görülen formu olup her ırk ve toplumda aşağı yukarı eşit oranda görülür. Görülme sıklığı 1:500 ile 1:800 arasındadır.

Hücre bölünmesi esnasında meydana gelen bir hata 21. kromozomun iki kopya yerine üç kopyasının yapılmasına sebep olur. Normal sağlıklı insanlarda 46 tek kromozom bulunurken Down Sendromulu (Trizomi 21) hastalarda bölünmede meydana gelen bu hata nedeniyle 21. kromozom 3 adet bulunur.

Down Sendromu (Trizomi 21) alt grupları

  1. Freie trizomi 21: Hücre bölünmesi esnasında meydana gelen bir hatadan dolayı(Nondisjunction ) 21. Kromozom vücut hücrelerinde iki yerine 3 adet bulunmasından kaynaklanır. Trisomie 21 hastalarının %95 de tüm vücut hücreleri 3 adet 21. Kromozom bulundurur. Her 100 Trisomie 21 Sendromlunun 70’i bu formdadır. Karyotip: 47,XX+21 bzw. 47,XY+21
  2. Translokasyon Trizomi 21: Bu da hücre bölünmesi esnasında meydana gelen bir hatadan kaynaklanır. Trizomi 21 hastalarının % 3 – % 4’ü bu forma sahiptir. Bu formda da 21. kromozom vücut hücrelerinde üç adet bulunur ama bu başka bir kromozoma yapışık durumdadır. Yapışık olduğu kromozomlar genellikle 13, 14, 15 ya da 22. kromozomlardır. Nadir olarak 23. kromozoma yapışık durumda olanlar da vardır. Karyotip: Hangi kromozoma yapışık olduğuna göre değişir. Örneğin: 46, XX t (21; 14) ve 46, XY, t (21; 14).
  3. Mozaik Trizomi 21: Bu tipte diğerleri gibi hücre bölünmesi esnasından meydana gelen bir hatadan kaynaklanır. Bu tipte 21. kromozom bazı vücut hücrelerinde üç adet bulunurken bazıların 2 adet bulunur. Bilim insanları Down Sendromluların % 30’nun bu formda olduğunu tahmin ediyorlar. Karyotip: 46, XX / 47, XX, + 21 veya 46, XY / 47, XY + 21
  4. Kısmi Trizomi 21: Bu tip çok nadir görülen bir form olup tüm dünyada sadece birkaç yüz kişide bulunmaktadır. Bu formda 21 kromozom tüm vücut hücrelerinde iki adet bulunur. Yani 21 kromozom hücrelerde sayı olarak normaldir ama tek farkla. O fark da 21. kromozomun küçük bir kısmının yine 21. Kromozom üzerinde çift olarak bulunmasıdır. Bu formun şiddeti de bu kısmın ne derece etkili olduğuna bağlı olarak değişir. Karyotip: 46, XXder (21) (q23.2; q22.11) veya 46, XYder (21) (q23.2; q22.11)

 Semptomlar

Down Sendromu (Trizomi 21)’in semptomları kişiden kişiye çok farklı olmakla birlikte vücut gelişimi ve zihinsel yetenek hemen hepsinde dikkat çeken özellikler arasındadır. Bazı özellikler hemen doğumla birlikte farkedilirken bazı özellikler ileriki dönemde ortaya çıkabilmektedir.

Belirgin bazı özellikler şöyledir:

  • Gerek çocukluk, gerekse gençlik dönemi küçük bir vucut yapısı.
  • Onikiparmak bağırsağında darlık.
  • Bebeklerde kas zayıflığı (hipotoni),
  • Konjenital kalp hastalığı,
  • Gastrointestinal sistemde değişiklikler (Pankreasta oluşum bozukluğu, çok genişlemiş kalın bağırsak ve rektum deformasyonu).
  • Gözlerde miyopluk ve astigmatism (% 75).
  • Şaşılık (% 50)
  • Gözyaşı kanallarına tıkanıklık (% 20)
  • Konjenital katarakt (% 3)
  • % 40 ile % 60 arasında kalp kusurları

Teshiş 

Günümüzde artık çeşitli testler ile çocuk daha doğumdan Down Sendromu olup olmayadığı tespit edilebiliyor. Bu konuda çeşitli teknikler uygulanıyor. Örneğin rutin ölçümlerden biri ultrasonla bebeğin ense kalınlığı ölçümü. Bu ölçümlerde kalın ense Trizomi 21 belirtisi olabileceği gibi Trisomie 13 (Patau Sendromu) veya Trizomi 18 (Edwards- Sendromu) belirtisi de olabiliyor. Başka bir test ise 2012 tarihinden itibaren kullanılmaya başlayan kan testi. Bu testte bebeğin Trizomi 21 olup olmayacağı konusu kesin olmamakla birlikte bir ön bilgi verir. Şüpheli durumlarda ise bu durum başka testlerle teyid edilmesi gerekiyor.

Bu iki testte şüpheli bir durum olması halinde en emin test kromozom analizinin yapıldığı testlerdir. Bunlar birisi plasentadan parça alınarak yapılan Koryonik villus örneklemesi, bir diğeri çocuğun göbek bağından kan alınarak yapılan kordon sentezi, üçüncüsü ise fetüsün içinde yüzdüğü sıvıdan bir miktar sıvı alınarak yapılan Amniyosentez dir.

Terapi

Down Sendromu (Trizomi 21)’i tamamıyla iyileştirerek sağlıklı bir bireye dönüştürmek şu anki teknoloji ile mümkün değil. Ama ona hayatını kolaylaştıracak, onu sosyal hayatın içine sokacak, kendi kendine yetebilecek eğitim verilebilir ve bu eğitime ne kadar erken başlanırsa, o kadar şans yüksek olur.

  • Down Sendromulular (Trizomi 21) için önemli terapötik önlemler arasında konuşma, okuma ve yazma becerilerinin geliştirilmesi bulunmaktadır. Bu eğitimin özel eğitimli profesyonel kişilerce yapılması hiç kuşkusuz çok daha verimli sonuçlar verir.
  • Buna dışında fiziksel veya zihinsel yeteneklerin geliştirilmesi ve kazanılan yeteneklerin devam ettirilmesi için fizyoterapi ve ergoterapi ve kendisine uygun sporlar yaptırılarak kasların güçlendirilmesi gerekir.
  • Ailelerin çeşitli sosyal yardımlaşma ve kendi kendine yardım grupları ile ilişkiye geçerek tecrübe paylaşımında bulunmaları hiç kuşkusuz olumlu sonuçlar vermektedir. Bu onlara (Hem Down Sendromlu çocuğa hemde aileye) yalnız olmadıkları duygusunu verir.
  • Down Sendromlunun hipotiroidi veya tekrarlayan solunum yolu enfeksiyonu veya patolojik derecede heyecanlanma gibi yan rahatsızlıklara karşı doktor kontrolünde ilaçlı tedaviye yapılmalıdır.

2- Edwards- Sendromu (Trizomi 18)

Edwards- Sendromu (Trizomi 18) sebepleri

Edwards sendromu ağır kromozom bozukluklarından biridir. Toplumda görülme sıklığı çeşitli kaynaklara göre 1:3000 ile 1:8000 arasındadır.

Bunda da tıpkı Down Sendromuda (Trizomi 21) olduğu gibi annenin hamilelik yaşı önem arz ediyor. Yapılan araştırmalar, 18 yaşında hamile kalmış bir kadının hamileliğinin 12. haftasından yaklaşık 1: 2500 risk taşırken, 40 yaşında hamile kalmış bir kadının hamileliğinin 12. haftasından yaklaşık 1:180 Trizomi 18 riski taşıdığını gösteriyor. Yine yapılan araştırmalar Trizomi 18 olan bir embriyonun % 80’i hamileliğin 12 haftasında öldüğünü gösteriyor. Ayrıca yapılan araştırmalardan ortaya çıkan bir başka sonuç da Trizomi 18’in kız çocuklarda daha fazla görüldüğünü gösteriyor (Trizomi 18’li 100 çocuktan 75 kız, 25’i erkek). Trizomi 18’de de tıpkı Trizomi 21 de olduğu gibi vücut hücrelerinde iki yerine üç adet 18. krmozom bulunmaktadır.

Edwards- Sendromunun (Trizomi 18) alt grupları

  1. Freie Trisomie 18: Edwards sendromluların vücut hücrelerinde 18. kromozom üç adet bulunur. Freie Trisomie 18 formunda kromozom vücut hücrelerine ilaveten sperm ve yumurta hücrelerinde de(gametlerde) bulunur. Tüm Edwards sendromluların %95’i Bu formdadır. Frei Trizomi karyotip: 47, XX,+ 18 bzw. 47,XY,+18.
  2. Mozaik trizomi 18: kromozom bazı vücut hücrelerinde iki adet bazılarında üç adet bulunur. Yumurta döllendikten sonra bölünmelerde hata ne kadar geç başlarsa hastalığın şiddeti de o kadar az görülür. Bu form, Edwards sendromluların % 3’nü oluşturur. Karyotip, 46,XX/47, XX+18 veya 46,XY/47,XY,+18.
  3. Kısmi trizomi 18. Bu formda 18. kromozom tüm vücut hücrelerinde iki adet bulunur. Yani hücrelerdeki 18. kromozom sayısı normaldir ama bazen 18. kromozomun küçük bir parçası yine 18. kromozom üzerinde çift olarak bulunur. Bu formun şiddeti bu ilave parçasının ne derece etkili olduğuna bağlı olarak değişir.
  4. Translokations-Trizomi 18: Kromozomun bir parçası başka bir kromozomda yer almasıyla ortaya çıkan çok nadir bir formdur. Bu form Edwards sendromluların %1’ni oluşturur. Kromozom seti, parçalı kromozomun hangi kromozoma bağlandığına göre değişir. Örneğin 22. kromozoma bağlı olması halinde 46XXt(18;22) veya 46XYt(18;22) şeklinde isimlendirilir.

Semptomlar

Gelişim bozukluğu ana rahimde başlar. Eğer çocuklar ana rahminde ölmeyipte doğarlarsa çok düşük kiloda doğarlar. Trizomi 18 ile doğan çocuklarda gelişim bozuklukları ve iç organlarda karakteristik deformasyonlar bulunur. Yapılan araştırmalar çocukların % 80’nin kalp kusurları ile doğduğunu gösteriyor.

Belirgin bazı özellikler şöyledir:

  • Genel olarak baş çok küçük (mikrosefali)
  • Nispeten küçük ağız-çene açıklığı (microstomia)
  • Gözlerde Anomaliler
  • Göz kapağı sütunlar kısadır
  • Alın ve yüzde ağır deformasyonlar (holoprozensefali)
  • Ayak baş parmağın diğerlerinden ayırık durması (sandalenfurche)
  • El parmakların birbiri üzerine gelmesi
  • Kulaklarda deformasyon (dysplastic ears)
  • Çocukların % 15’de yarık dudak ve damak
  • Deforme olmuş iskelet yapısı
  • Kas zayıflığı (hipotoni)
  • Eksik kaburga veya omurlar
  • Özellikle kalp, böbrek ve üreter, gastrointestinal sistem ve beyin görülen organ malformasyonları.

Teshiş

Hamilelik süresince yapılan ultrason tetkikleri ile aşağı yukarı Edwards sendromu (Trizomi 18) için bir ön tanı konulabilir. Ultrason tetkiklerinde bebeğin az hareket etmesi ve gelişmenin normal tempoda seyretmemesi Trizomi 18 için bir işaret olabilir. Fakat bu konuda en kesin teshiş kromozom testi ile ortaya çıkar. Yapılan kromozom testi bebeğin Edwards sendromu (Trizomi 18) olup olmadığını %100 doğrulukta ortaya çıkarır. Hatta kandaki lenfosit hücreleri ile yapılan genetik testler Trizomi 18 in hangi alt formda olduğunu da gösterir. 35 yaş üzeri hamilelikler bu konuda risk oluşturduğu için mutlaka genetik testler yaptırılmalıdır.

Terapi

Edwards sendromunun (Trizomi 18) hiçbir tedavisi yoktur. Birçok bebek daha doğumadan anne karnında ölür. Doğan çocuklar ise organ hasarlarının durumuna göre 12 aya kadar yaşayabilir. Nadir de olsa yetişkinlik yaşına kadar ulaşan çocuklar da vardır ama bunlar sadece istisnai durumlardır. Yaşayanlar arasında kız çocukları erkeklere göre daha uzun hayatta kalırlar. Hayatta kalanların ilerleyen sürede ölüm sebepleri arasında kalp yetmezliği ve solunum yetmezliği birinci sırada yer alıyor.

3- Patau sendromu (Trizomi 13)

Patau sendromu (Trizomi 13) sebepleri

Patau sendromu da (Trizomi 13), Trizomi 21 ve Trizomi 18 gibi tedavi edilemeyen ağır kromozomal bir bozukluklardan biridir. Bozuk,13. kromozomun vücut hücrelerinde iki adet yerine üç adet bulunmasından kaynaklanır. Yukarıda anlatılan diğer iki rahatsızlık gibi bunda da annenin hamilelik yaşı önemlidir. Yani anne olma yaşı ilerledikce risk de artar.

Bebekler anne karnında genellikle yeterli beslenemediği için yüksek derecede organ anomalileri ile doğarlar. Özellikle beyin, böbrek, kalp ve bağırsaklarda ciddi anomaliler görülür. İleri formlarında tek göz, yarık dudak ve damak ve altı parmaklılık da görülebilir.

Patau sendromu ile doğan çocuklar tıpkı diğerleri gibi ne iyileştirilebilir ne de tedavi edilebilirler. Annen karnında ölmeyip doğan çocukların çoğu yaşamın ilk 6 gününde ölürken, bazıları bir yıl kadar yaşayabilir. Bunda da kız çocuklar erkek çocuklara göre biraz daha uzun yaşarlar. Patau sendromu toplumda görülme sıklığı yaklaşık 1:10000 dir.

Patau sendromunun (Trizomi 13) alt grupları

  1. Freie Trizomi 13: Patau sendromluların % 80’i bu form oluşturur. Cinsiyet kromozomlarından birinde(yumurta veya sperm hücresi) fazladan bir 13. kromozom bulunması, döllenme sonrası vücut hücrelerinde üç adet 13. kromozom bulunmasına sebep olur. Karyotip: 47,XX,+13 veya 47,XY,+13.
  2. Mozaik trizomi 13: kromozom bazı vücut hücrelerinde iki adet bazılarında üç adet bulunur. Yumurta döllendikten sonra bölünmelerde hata ne kadar geç başlarsa hastalığın şiddeti o kadar az görülür. Mozaik trizomi 13 olan çocukların vücut hücrelerinde hem 47 kromozom, hem de 46 kromozom bulunur. Karyotip: 46XX/47,XX,+13 bzw. 46XY/47,XY,+13.
  3. Kısmi trizomi 13: Bu formda 13. kromozom tüm vücut hücrelerinde iki adet bulunur. Hücrelerdeki 13. kromozom sayısı normaldir ama bazen 13. kromozomun küçük bir parçası yine 13. kromozom üzerinde çift olarak bulunur. Bu formun şiddeti de bu parçanın ne derece etkili olduğuna bağlı olarak değişir.
  4. Translokations-Trizomi 13: kromozomun bir parçasının başka bir kromozoma yapışması ile ortaya çıkan ve çok nadir görülen bir bir formdur. Genellikle yapışık parça 14. 15. 21 veya 22 kromozoma yapışık olarak bulunur. Bu form Patau sendromluların % 1’ni oluşturur. Kromozom seti, parçanın hangi kromozoma bağlandığına göre değişir. Örneğin 14. Kromozoma bağlı olması halinde 46,XX,t(14;13) bzw. 46,XY,t(14;13) şeklinde isimlendirilir.

Semptomlar

Dış görünüm ve iç organlardaki gelişim bozukluğu döllenmeden hemen sonra anne karnında başlar. Semptomlar her çocukta farklı şiddette ve farklı şekillerde görünür. Doğum öncesi yapılan ultrason tetkiklerinde Trizomi 13 varlığına işaret eden bazı bulgular görülür kesin teşhis kromozom testi ile ortaya çıkarılır.

Belirgin bazı özellikler şöyledir:

  • Kalp yetmezliği (çocukların yaklaşık % 80)
  • Nispeten küçük bir vücut yapısı
  • Çocukların yaklaşık% 12 nispeten küçük baş
  • Çocukların yaklaşık% 45 yarık dudak ve damak
  • Nispeten küçük ve birbirine nispeten yakın gözler
  • Çocukların yaklaşık% 30 ürogenital sistem ve böbrek bozuklukları
  • Beyinde malformasyonlar
  • Burun deliklerinde malformasyon
  • Kulaklarda anomaliler
  • Yüz iskeletinin anomaliler
  • Parmaklarda deformasyonlar

Trizomi 13 ile doğan çocuklar genellikle kör ya da sağırdır olur ve genellikle kalp yetmezliği veya solunum yetmezliğinden çok erken ölürler.

Teshiş

Doğum öncesi yapılan ultrasonografi (sonografi) tetkiklerinde fetusta malformasyonların örneğin, beyin malformasyon, yarık dudak ve damak ve altı parmak gibi anomaliler bulunması durumunda mutlaka kromozom analizi yapılarak bebeğin Trizomi 13 olup olmadığı kontrol edilir. Hatta bu teslerde varsa hangi formda olduğu da tespit edilebilir. Genel olarak söylemek gerekirse 35 yaş üzeri hamileliklerin hepsinde mutlaka kromozom analizi yaptırılması gerekir.

Terapi

Trizomi 13 de Trizomi 18 gibi henüz tedavi edilebilir bir hastalık değil. Hayatta kalan bebekler için birtakım operasyonlar ve sınırlı fizyolojik tedaviler yapılabilir ama bunlar sadece varolan durumu biraz daha iyileştirmeye yönelik tedavilerdir.

Sonuç

Her üç vakada da hücre bölünmesi sırasında meydana gelen bir hata kromozomların iki adet yerine üç adet kopyalanmasına sebep oluyor. Hata sonucunda ortaya çıkan hasar hatanın büyüklüğüne göre değişiyor. Hasarın neden bu kadar büyük olduğu konusuna gelince. Ayrıntılar elbetteki tam olarak bilinmiyor. Kanımca bu konuda bilinenler bilinmeyenlerin on binde biri bile değil. Üç kromozomun( 21, 18. 13) her birinde yaklaşık 350 ile 600 arasında gen var muhtemelen fazladan bu kadar genin çalışması organ ve dokularda geriye dönüşü mümkün olmayan bozukluklara sebep oluyor.


Kromozom bozuklukları ile ilgili hazırlanmış diğer makaleler


Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Kaynak

  • Chromosome 21 and down syndrome: from genomics to pathophysiology. Link
  • Neurobehavioral disorders in children, adolescents, and young adults with Down syndrome Link
  • Behavioral phenotype of individuals with Down syndrome. Link
  • Current dilemmas in Down syndrome clinical care: celiac disease, thyroid disorders, and atlanto-axial instability.Link
  • Speech intelligibility and childhood verbal apraxia in children with Down syndrome Link
  • Families of children with Down syndrome:What we know and what we need to know Link
  • The brain in Down syndrome (TRISOMY 21). Link
  • Down’s syndrome. Link
  • Down syndrome and associated congenital malformations. Link
  • Developmental disabilities grown up: Down syndrome. Link
  • Trisomy 13 mosaicism: study of serial cytogenetic changes in a case from early pregnancy to infancy. Link
  • Trisomies 13 and 18: population prevalences, characteristics, and prenatal diagnosis, metropolitan Atlanta, 1994-2003Link
  • Trisomy 13 mosaicism in a phenotypically normal child: description of cytogenetic and clinical findings from early pregnancy beyond 2 years of age.Link
  • Transcriptome analysis of human autosomal trisomy.Link
  • Pediatric Cardiac Care Consortium. Effectiveness of cardiac surgery in trisomies 13 and 18 (from the Pediatric Cardiac Care Consortium-3.Link
  • The origin of trisomy 13. Link
  • Patau syndrome with a long survival (146 months): a clinical report and review of literature.Link
  • Trisomy 13 and trisomy 18 in a defined population: epidemiological, genetic and prenatal observations..Link
  • Congenital malformations among liveborn infants with trisomies 18 and 13.Link
  • Population-based analyses of mortality in trisomy 13 and trisomy 18. Link
  • Heart Malformations in Children With Down Syndrome Link
  • Rates and survival of individuals with trisomy 13 and 18 Data from a 10-year period in Denmark link
  • Patau syndrome with a long survival. A case report link
  • http://www.zeit.de/2015/04/praenataldiagnostik-down-syndrom-krankenkasse,
  • Klaus Sarimski: Entwicklungspsychologie genetischer Syndrome (3. Auflage, 2003)
  • Der Test link

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

 
1 Yorum

Yazan: 21. Mart 2017 in Allgemein

 

Sayılarla yaşamın istatistiği

Hayat nedir?  Hayatın tarih boyunca binlerce tanımı yapıldı. Birçok din, birçok filozof, birçok bilim insanı bu soruya kendince cevaplar verdi ve vermeye de devam ediyor. Ama hayatın evrensel açık bir tanımı halâ bulunamadı… 

Mademki hayatın standart bir tarifi yok, mademki hayat baktığın pencereden senin gördüklerin, o halde biz de bu makaleye uygun kendimizce bir tanım yapalım o zaman.

Hayat, doğumla ölüm arasında geçen sürede ürettiklerimiz, tükettiklerimiz ve yaptıklarımızın toplamıdır.  Hayat ilk nefesle başlar, son nefeste biter.

Aşağıda ortalama 75 yaşına kadar yaşayan bir insanın bu süre içerisinde yediği, içtiği, yaptığı, ürettiği, tükettiği bazı şeylerin ortalama bir istatistiği bulunmaktadır. Ayırıcı vucudumuzdaki çeşitli organ, doku, hücre, organik ve inorganik elementlerle ilgili çesitli sayısal istatistikler bulunmaktadır.

Neye ne kadar zaman harcıyoruz?

  • 23 yıl uykuda geçiriyoruz.
  • 7,5 yıl yemekte geçiriyoruz. Bunun 1.5 yılını Restoranlarda geçiriyoruz.
  • Kadınlar mutfakta 3.16 yıl (günde 65 dakika), erkeklerse 1.45 yıl (günde 28 dakika) geçiriyorlar.
  • Banyoda 3,5 yıl geçiriyoruz.
  • Erkekler hobileri için 380 gün, (günlük 20 dakika), kadınlar 152 gün (günde 8 dakika) geçiriyor.
  • Temizlik için 6 yıl, televizyon seyrederek 12 yıl, işte 6 yıl geçiriyoruz.
  • 1,45 yıl telefonlaşarak geçiriyoruz. (günlük 28 dakika)
  • 219 gün trafik sıkışıklığında bekliyoruz. (yılda 70 saat.)
  • Hayatımız boyunca 100.000 kez öpüşüyoruz ve öpüşmede geçen toplam süre 14 gün (1980’li yıllarda öpüşme süresi 5.5 saniye, günümüzde ortalama 12 saniye.).
  • 540.000 kez gülüyoruz ve gülerek geçirdiğimiz zamanın toplamı 11 gün (günde 6 dakika).
  • 2 yıl 10 ay, gevezelik ve sohbet ediyoruz
  • 3 ay doktorda beklemekle geçiriyoruz
  • 1 yıl sinema, tiyatro ya da konserde geçiriyoruz.
  • 9 ay çamaşır ve ütü yaparak geçiyor.

Neyi ne kadar tüketiyoruz

  • Vücut ağırlığımızın yaklaşık 700 katı gıda tüketiyoruz. (Örnek 75 kg x 700 = 52.500 kg gıda)
  • 45.000 litre sıvı içecek tüketiyoruz. Bu, yaklaşık 10 tonluk 4,5 su tankerini doldurabilecek miktara karşılık geliyor… (Tüketilen sıvının ayrıntıları ise şöyle. Su: 9600 litre, Bira: 9300 litre, Şarap: 8100 litre, Süt: 5.000 litre, Kahve: 10.800 litre, Çay: 1875 litre.)
  • Her insan yaşamı boyunca temizlik ve duş gibi ihtiyaçları için tükettiği su miktarı yaklaşık 1.558.550 litre.
  • Beyin hücrelerimiz yaklaşık 2 ton üzüm şekeri/dekstroz tüketiyor.

Neyi ne kadar üretiyoruz

  • 5.550 litre tükürük üretiyoruz. (Günlük 1 litre)
  • 40.500 litre idrar üretiyoruz. (Yılda 540, günde 1,5 litre. Bu miktar aşağı yukarı 150 litrelik 270 küvet dolduruyor)
  • Tuvalette yaklaşık 6 ay vakit geçiriyor ve bu süre içerisinde 5 ton dışkı üretiyoruz (günlük 192 gram) Ayrıca yaklaşık 2100 rulo tuvalet kağıdı tüketiyoruz
  • Cildimizde bulunan 3 milyon ter bezi erkeklerde 14.000 litre, kadınlar 12.000 litre ter üretiyor. (Bu yaklaşık 1,5 su tanker dolusu miktar yapıyor)
  • Nefes alıp-verirken 321.200.000 litre hava tüketiyoruz.
  • Her kadın hayatı boyunca ortalama 400 yumurta, her erkek 400 milyar sperm üretiyor.
  • Gözlerimiz 4.900 litre gözyaşı ve sıvısı üretiyorlar. (1-2 dakika ağlandığında her biri 15 miligram olan yaklaşık 50 gözyaşı çıkarılıyor ve yaklaşık 66.000 gözyaşı bir litre yapıyor).
  • 547.500 kez ve atmosfere metan gaz bırakıyoruz.
  • 8.000 kg ambalaj olmak üzere 43.800 kg çöp üretiyoruz.

Neyi ne kadar yapıyoruz

  • Hayatımız boyunca 473.040.000 nefes alıyoruz. (Dakikada 12, saatte 720, günde, günde 17.280, yılda 6.307.200 kez.)
  • Sigara içenler 525.000 kez sigara püfletiyor (yılda 7.000 kez).
  • Erkekler 7.875 kez seks, 2.000 kez mastırbasyon yapıyor ve saatte 44,8 km hızla 53 litre sperm dışarı bırakıyor.
  • Hayatımız boyunca yaklaşık 50 milyon adım atıyoruz . Bu da yaklaşık 40.000 kilometre yapıyor. Spor yapanlar ise yaklaşık 150 milyon adım atarak 150.000 km yol kat ediyoruz. Bu da yaklaşık 3 kez dünya etrafında tur atma anlamına geliyor.
  • 105.372 kez rüya görüyoruz .
  • 4.000 kez Sex yapıyoruz.
  • Çiftler 10’ar saat orgazm oluyorlar.
  • Erkekler 246.375 kezi gece olmak üzere 301.125 kez ereksiyon oluyorlar.
  • 3000 kez bağırıyoruz.
  • Eğer hayatımız boyunca konuştuğumuz kelimeler dijital ortamda CD’lere aktarılsa 14.285.714.285.700 adet CD dolardı (British Telecom tarafından hesaplanmış).

Sayılarla vücudumuz

Kan hücreleri ve miktarı 

  • Yetişkin bir vücutta 5-7 litre arası kan bulunur. Bu miktar vücut kütlesinin yaklaşık 1/12 tekabül ediyor. 1 mm³ kanda 5 milyon Alyuvar, 5.000-7.000 Akyuvarlar hücreleri, 300.000 Trombosit bulunur.
  • Kalbimiz 3 milyar kez atarak, 240. milyon litre kan pompalıyor ve kanımız bu süre içerisinde 96.560 km yol katediyor.
  • Kana kırmızı rengini veren Alyuvarlar larımız hayatımız boyunca kendini yaklaşık 210 kez yeniliyor. Eğer vücudumuzdaki tüm Alyuvarları yan yana dizsek ekvator boyunca dünya etrafını 4 kez dolanır.
  • Böbreklerimiz 20 milyon litre kanı filtreden geçirerek temizliyor.
  • Kırmızı kan hücreleri (Alyuvarlar) 120-130 gün, karaciğer hücreleri 10-15 gün, beyaz kan hücreleri 1-3 gün de bir kendilerini yeniliyorlar.

Kas ve iskelet sistemi

  • İnsan iskeleti 206 – 210 kemikten oluşuyor ve kemiklerin toplam ağırlığı yaklaşık 10 kg. Ayrıca bunlara ilaveten 14-24 Sesamoid kemik ve 32 diş bulunmaktadır.
  • Kemiklerin mukavemeti de oldukça etkileyici. Örneğin uyluk kemiği 15.000, kaval kemiği 16.500 Newton luk bir güce dayanabiliyor.
  • Yetişkin bir kişide 206 kemik, 650 kas ve 10 – 100 trilyon(1013−1014)hücre bulunuyor. Eğer hücreler yan yana koyarak zincir bir oluşturulsa, bu zincir )dünyanın etrafında 50 kez dolanır.
  • Vucudumuzda yaklaşık 400’ü iskelet kası olmak üzere toplam 639 kas bulunmaktadır. Kasların toplam vucut ağırlığına oranı % 25-30 civarındadır.
  • Kesici diş kaslarının gücü yaklaşık 200, çiğneme dişlerinin gücü 700- 1.000 Newton arasındadır.
  • Vücudumuzdaki kemikler % 50 Su, 15.75 % Yağ, % 12.4 Kıkırdak, % 21.85 Mineral Bileşenlerinden oluşuyor. Mineral bileşenlerin en büyük kısmını ise Kalsiyum oluşturuyor.
  • Gülerken yüzde bulunan 14 kas aktif hale geçerek gülmemizi sağlıyor.

Organ ve dokular  

  • Yetişkin insan vücudunda yaklaşık 10 ile100 milyar arası hücre bulunur  (1013−1014).
  • Ortalama bir hücrenin boyu10 ile 20 mikron arasındadır (1 mikron= 1/1000 mm)
  • En küçük hücreler beyincikteki granül hücrelerdir ve boyları 3-4 mikron arasındadır. Lenfositler 5-6 mikron, kırmızı kan hücreleri 7.5 mikron civarındadır.
  • Vücudumuzda her saat yaklaşık 1 milyon yeni hücre oluşuyor.
  • Yetişkin bir insanın vücut yüzeyi yaklaşık 1,8–2 m²
  • Normal, yetişkin bir insan yoğunluğu yaklaşık 1055 kg • m−3
  • Normal, yetişkin bir insan hacmi ~0,075 m³
  • Vücudumuzu meydana getiren organik ve inorganik kimyasal elementlerin oranı şöyle: Su: % 60-70, Karbonhidrat: % 0.6, Protein % 15, Yağ: % 10, Mineral tuzlar: % 5.
  • Yetişkin bir insanın vücut yüzeyi yaklaşık 1,8–2 m²
  • Vücudumuzda bulunan 100 den fazla makro elementlerin oranı şöyle: Oksijen: % 63, Karbon: % 19, Hidrojen: % 9, Azot: % 5, Kalsiyum: % 1, Fosfor: % 0.7, Kükürt: % 0.64, Sodyum: % 0.26, Potasyum: % 0.22, Klor: % 0.18.
  • Tırnaklarımızı ömür boyu hiç kesmezsek 28 metre uzunluğa ulaşır.
  • Saçlarımız ömür boyu hiç kesmezsek 9,36 metre uzunluğa ulaşır.

Kaynaklar

  1. Quellen:„Der Mensch in Zahlen“, Spektrum Akademischer Verlag; „American Time Use Survey“; „The Book of Times“, Verlag Wiliam Morrow; Zeitschrift P.M. Fragen & Antworten (Januar Ausgabe)
  2. Geo Wissen(36/2005)
  3. Der Mensch in Zahlen link
  4. Der Mensch in Zahlen link
  5. Was der Mensch in einem Leben so alles tut. link
  6. Der Mensch in Zahlen link
  7. Zahlen über Zahlen – Statistiken des Lebens link
  8. Der Mensch in Zahlen link

Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

 
Yorum yapın

Yazan: 12. Mart 2017 in Allgemein

 

Körlük ve kök hücre tedavisi

Kök hücre tedavisi tıpta oldukça yeni sayılabilecek bir tedavi yöntemidir. Göz hastalıklarında uygulanması ise daha da yeni sayılır. Uygulama her ne kadar yeni olsa da bu konuda beklentiler oldukça yüksek.untitled-9

Kök hücre tedavisinin gözde uygulanmasının yaklaşık 4-5 yıllık bir geçmişi var, bu nedenle şu ana kadar elde edilen sonuçlara bakarak tedavinin ne derece başarılı olduğunu söylemek, başarının ne derece kalıcı olacağı konusunda fikir beyan etmek kanımca biraz erken bir söylem olur. En azından şimdilik. Ama yinede yapılan çalışmalar ve bu çalışmalardan elde sonuçlar bu konudaki umutları güçlendirmeye devam ediyor.

Konuya ticari açıdan ilgi duyan dünya çapında büyük sağlık kuruluşları, enstitüler, klinikler var. Bunlar bir yandan harıl harıl konu hakkında araştırma yaparken, diğer yandan çalışmalarını hastalar üzerinde uygulayabilmek için ülkelerin ilgili devlet dairelerinden gerekli izin alma mücadelesi veriyorlar.

Aşağıda bu konuda gerekli izinleri almış ve çalışmalara başlamış birkaç sağlık kuruluşu ile bunların uyguladıkları farklı kök hücre tekniklerinden bahsedilmektedir. Hemen belirtelim ki, embriyonik kök hücre tedavisinin başarısı şimdilik tartışmalı…

Konuya girmeden önce kök hücre nedir, neden önemlidir ve görevi nedir, kaç çeşit kök hücre vardir gibi genel birkaç konuya değinelim.

Kök hücre nedir?

İnsan vücudu özelleşmiş yüzlerce farklı hücre tipine sahiptir. Bunlar vücudun günlük sağlıklı işleyişini sağlarlar. Beyindeki hücreler düşünmemizi, kalpteki hücreler kalbin atışını, böbrekteki hücreler kanımızın temizlenmesini sağlar, yani özelleşmiş hücreler vücudun günlük işleyişinden sorumludur ve her birinin eşsiz görevi vardır.

Kök hücrelerin önemli ve eşsiz özelliği ise özelleşmiş hücrelere dönüşmesidir. Başka bir ifade ile kök hücreler özelleşmiş hücrelerin atasıdır. Kök hücreler henüz daha bölünmemiş hücrelerdir. Bölünmeye başladıktan sonra ancak özelleşmiş hücrelere dönüşürler. Örneğin derideki kök hücreler bölünerek pigment üreten hücrelere dönüşür ve bunlar da deri rengini oluşturur.

Kök hücreler sağlığımız için neden önemlidir?

Vücudumuz herhangi yeri yaralandığında kök hücreler hemen harekete geçerek o  bölgede ölen hücrelerin aynısı üreterek o organın yeniden işlevsel hale gelmesini sağlar. Ayrıca vücuttaki hücreler rutin olarak ölür ve bunların yerine yenisinin gelmesi kök hücreler sayesinde olur. Örneğin gözün saydam tabakası korneayı oluşturan hücrelerin yaklaşık 10 günlük bir ömrü vardır. 10 gün sonra korneadaki kök hücreler  harekete geçerek ölen hücrelerin yerine yeni kornea hücreleri oluşturarak görmemizin devamını sağlar. Eğer korneadaki kök hücreler hasar görmüş veya işlevini kaybetmişse görme yeteneğimizi kaybederiz.

Kök hücre çeşitleri ve embriyonik kök hücrenin önemi?

Çok farklı kök hücre çeşidi vardır. Her organda, her dokuda farklı kök hücreler bulunur.

Örneğin kandaki kök hücre yeni kan hücreleri, kalpteki kök hücre kalp hücrelerini üretir ama embriyonik kök hücrenin istisnai bir durumu vardır, o da bunların her türlü hücreye dönüşme özelliğine sahip olmalarıdır. Yani embriyonik kök hücrenin gözdeki kornea hücresine dönüşmesi mümkün, tabii bunun için önce laboratuvarda bir  takım işlemlerden geçtikten sonra kullanılması mümkün

***

Körlük: Görme yeteneğinin kısmen veya tamamen kaybedilmesi olarak tanımlanan körlük, yaşlılık, kaza, yanık, şeker hastalığı genetik gibi çesitli sebeplerde kaynaklanabilir.

Aşağıda kök hücre tedavisi uygulanan iki farklı körlük tipi ve bunların tedavisinde elde edilen sonuçlar anlatılmaktadır. Birincisi kaza ve yanık gibi sebeplerle oluşmuş kornea hasarlarından dolayı olusmuş körlük, ikincisi Yaşa bağlı makula dejenerasyonu (YBMD) körlüğü.

1- Kornea hasarlarına karşı kök hücre tedavisi

Kornea, gözün en ön kısmında bulunan ve beş değişik katmandan oluşan saydam bir dokudur. En önemli görevleri ışığı odaklamak ve gözü dış etkenlerden korumak ve net görmeyi sağlamak olarak sıralanabilir. Çeşitli kornea hastalıkları ve çeşitli sebeplerden kaynaklanan kornea tahribatları bulunmaktadır. Bunların bazıları tedavi ile iyileştirilirken özellikle kimyasal yanık ve kaza ve genetik sebeplerden kaynaklanan korne tahribatları önemli görme kayıplarına hatta körlüğe kadar varan ciddi sorunlara sebep olur.

Kök hücre tedavisi ile kornea nın yenilenmesi aslında kişinin kendi gözünden alınan kök hücre ile tedavi edilmesi prensibine dayanmaktadır ve16924267_10154889122612211_550857971_n bu uygulamada Holoclar adında bir kimyasal kullanılmaktadır.

Holoclar nedir?

Holoclar, kök hücre bazlı bir ilaç olup kornea tedavisinde kullanılır. Bu ilacın tedavide  kullanılmasına Avrupa Komisyonu tarafından 2015 yılında koşullu olarak izin verildi ve şimdilik uygulama sıkı kurallara bağlı olarak yapılıyor. Bu bağlamda hastaların Holoclar ile tedavi olabilmesi için retinanın ağır yanık veya ileri derecede tahrip olması koşulu aranıyor.

Uygulama nasıl oluyor

Bu tedavi için gerekli olan kök hücre hastanın kendisinden alınacağı için hastanın öncelikle bir gözünün sağlıklı olması veya her iki gözü görmüyorsa en azından herhangi bir gözünde kornea nın çok küçük bir kısmının sağlıklı olması gerekiyor.

Limbal kök hücreler tedavinin temelini oluşturuyor 

Hasarlı kornea hücrelerini hızla tamir etme özelliğine sahip olan Limbal kök hücreleri sağlam kornea hücrelerinden cerrahi bir müdehale ile çıkarılarak laboratuvar ortamında çoğaltılır ve Holoclar içerisine konur. Limbal kök hücreler, kornea ve göz bebeğinin16976812_10154889122592211_1323015404_n sınırındaki bağ dokunda % 3,5 gibi çok küçük bir oranda bulunurlar. Bu nedenle yapılan iş oldukça zahmetli bir o kadar da profesyonellik geretiriyor.

Sonuçlar umut verici

112 hastaya yapılan kök hücre tedavisinin sonuçları bu konudaki umutları güclendiriyor. Tedavi uygulanan hastaların bir yıl sonra yapılan muayenelerinde hastaların dörtte üçünde görmenin iyileştiği belirtiliyor. Ayrıca tedavinin uzun süreli etkili olup olmayacağını söylemenin şimdilik erken olduğu belirtiliyor…

Yan etkiler yok denecek kadar az

Biyopsi yapılan kısmın 1-2 mm² gibi küçük bir alan olması hasarın da küçük olmasına sebep oluyor. Bu nedenle iltihaplanma, Glokom gibi komplikasyonların sınırlı olduğu belirtiliyor. Ama yine de dikkatli söylemek gerekirse tedavi olacakların %3 ile %10 gibi bir yan etki riskini göze alması gerekiyor.

Fiyat

2008 yılında kurulan ve merkezi İtalya’nın Modena şehrinde bulunan Holostem Firması fiyat ve tedavi edilen hasta sayısı konusunda sorulan sorulara firmanın politikası gereği bilgi vermiyor ama çeşitli internet sitelerinde tedavi olacakların dolar bazında  5 ile 6 rakamlı paralar ödeyeceği yönünde bilgiler var.

2- Makula dejenerasyonu için embriyonik kök hücre tedavisi

Makula, diğer adıyla sarı nokta retina tabakasının ortasında yer alan ve çok küçük bir alanı kapsayan bölgedir. Bu bölge gözün keskin retina-stamcelgörmeden sorumlu bölgesidir.

Makula dejenerasyonu, gerek yaşa bağlı(YBMD) olarak, gerekse çevre cinsiyet, genetik, UV ışınları gibi diğer sebeplerden kaynaklanan Makula hasarları anlamına gelmektedir.

Dünya çapında 25 – 30 milyon makula dejenerasyonu(YBMD) hastası bulunduğu tahmin ediliyor  ve bu sayıya her yıl yaklaşık 500 bin yeni hasta daha  ilave oluyor. Yaşa bağlı makula dejenerasyonu (YBMD) erken ve geç ortaya çıkmasına göre iki farklı tipte görülmektedir.

  1. Tip Kuru tip YBMD: Yaşa bağlı makula dejenerasyonu hastalarının %80-90’ını bu tipe girer. Hastalık yavaş ilerlerlese de ileriki evrede ciddi görme bozukluklarına sebep olur.
  2. Yaş tip YBMD:Yaşa bağlı makula dejenerasyonu hastalarının yaklaşık %10-15’inde görülür. Hastalık hızla ilerler ve ciddi görme kayıplarına sebep olur.

Aşağıda kök hücre tedavisine konu olan ve geç evrede ortaya çıkan 1.tip yani Kuru Makula Dejenerasyonu anlatılacaktır.

Kuru Makula Dejenerasyonu ve kök hücre tedavisi

Yukarıda kısaca bahsedildiği gibi hastalık yavaş yavaş ilerler ve retina hücreleri yavaş yavaş işlevini kaybederken görme kalitesi giderek azalır ve sonunda tamamen kaybolur. Konuyu biraz daha açacak olursak, Kuru Makula Dejenerasyonu hastalarının görme kaybı özelleşmiş Retina pigment epiteli hücreleri’nin (RPEH) azalması sonucunda ortaya çıkıyor

Ocata Therapeutics adında sağlık araştırmaları yapan bir firma (şimdiki adı Rejeneratif Tıp Astellas Enstitüsü) yaptığı araştırmalar sonucunda embriyonik kök hücre tedavisinin yaşa bağlı Kuru Makula Dejenerasyonu hastaları nın iyileşmesine yardımcı olabileceğini belirtiyor. Firma bu amacla yaptığı çalışmalarda embriyonik hücrelerden yeterli miktarlarda Retina pigment epitel hücreleri (RPEH) hücrelerini üretmenin bir yolunu bulduğunu belirtiyor.

İnsanda ilk uygulamalar

Firma ilk olarak 2010 yılının Kasım ayında embriyodan elde ettiği Retina pigment epitel hücrelerini (RPEH) insanlarda test etmek için izin aldı. İlk test genetik bir hastalık olan Stargardt hastalarında denendi. 2011 yılının Ocak ayında 9 Kuru Makula Dejenerasyonu hastası için ikinci bir izin daha çıkarak toplam uygulama sayısı 30 kişiye yükseltildi.

Sonuç

2014 yılı sonunda her iki testin sonucu açıklandı ve sonuçların olumlu olduğu belirtildi. Firma çıkan sonuçları kısaca şöyle özetledi.

  • Körlüğün ilerlemesi birçok hastada durdu.
  • Bazı hastalar görme yetişini tekrar geri kazandı.
  • 10 hastanın kök hücre tedavisinden sonra görme kalitesi yükseldi, hatta bazılarında iki katına çıktığı
  • Yedi hastanın durumunda bir değişiklik olmadı, sadece birinin durumu daha kötüye gitti.

Tedavi başarılı mı yoksa başarısız mı? 

Uzmanlar, retinal tedavideki bu başarının kök hücre tedavisinden kaynaklandığına pek inanmıyorlar. Ancak nakledilen retinal hücreleri dokudaki yeni bozulmaların önüne geçtiği konusunda hemfikirler. Ocata Therapeutics şirket yetkilileri de daha sonra uzmanların görüşleri doğrultusunda fikir beyan ederek bir bakıma tedavinin başarısında başka faktörlerin rol oynayabileceğini itiraf ettiler.

Anlaşılan o ki, sarı nokta tedavisinde, kısmen de olsa bir başarı var ama bu başarının direk kök hücre tedavisi ile ilişkilendirilmesi şimdilik erken bir yargı. Kesin bir şey söylemek için araştırmanın daha fazla hastada denenmesi gerekiyor. Firma yetkilileri yaptığı açıklamada daha fazla hastanın yer alacağı yeni bir araştırmaya hazırlandıklarını belirttiler.

Firmaların ilgisi yoğun

Makula dejenerasyonu embriyonik kök hücre tekniği kullanarak tedavi edilme fikrine    birçok firma ilgi gösteriyor. Örneğin İsrail şirketi Cell Cure Kudüs’te bir klinikte tıpki Ocata Therapeutics firması gibi Kuru Makula Dejenerasyonu tedavisi yapıyor (link).

London Project to Cure Blindness adlı Londra orijinli bağışlarla araştırma yapan, yani ticari olmayan bir kuruluş da aynı şekilde Kuru Makula Dejenerasyonu tedavisi yapıyor. Hatta bu kuruluş iki şirket aksine, tek tek hücrelerin yerine önceden oluşturulmuş epitel tabakası implante ediyor (link).

İlaç devi  Pfizer firması da 2015 yılının Ağustos ayından itibaren  Yaş Makula Dejenerasyonu için izin almış durumda.


Göz hastalıkları ile ilgili hazırlanmış diğer makaleler


Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Kaynaklar

  • Abbott, Behind the scenes of the world’s first commercial stem-cell therapy, Nature, Marc 2015 (link)
  • EMA, Holoclar: Ex vivo expandierte autologe menschliche Hornhautepithelzellen, die Stammzellen enthalten, Zusammenfassung für die Öffentlichkeit, Februar 2015 (link)
  • Limbal stem-cell therapy and long-term corneal regeneration, NEJM, June 2010 (link)
  • Holoclar: Zusammenfassung der Merkmale des Arzneimittels, Juni 2016 (link)
  • Pro Retina Deutschland eV ( Link )
  • Humanen embryonalen Stammzellen abgeleiteten retinalen Pigmentepithel bei Patienten mit altersbedingter Makula – Degeneration und Stargardt Makuladystrophie: Follow-up von zwei Open-Label – Phase 1/2 Studien , The Lancet 2014 ( Link )
  • Press Release Cell Cure, 03.11.2014 ( link )
  • Press Release Moorfields Eye Hospital, 29.09.2015 ( link )
  • Treatment of Macular Degeneration Using Embryonic Stem Cell-Derived Retinal Pigment Epithelium: Preliminary Results in Asian Patients – May 2015 ( link )

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

 
2 Yorum

Yazan: 24. Şubat 2017 in Allgemein

 

Köpek balığı, Alzheimer ve Parkinson tedavisinde bir umut olabilir


Camgöz köpek balığının doğal olarak ürettiği Skualamin adındaki bir protein alzheimer ve parkinson tedavisinde umut olabilir.shark

Cambridge Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırmada alzheimer ve parkinsonun ortaya çıkmasında önemli rol oynayan Alfa-Synuclein adındaki bir proteinin, Camgöz Köpek balığının(Squalus acanthias) ürettiği Skualamin adındaki bir başka protein tarafından bloke edilerek etkisiz hale getirdiği keşfedildi.(1)
Bu önemli keşif, Skualamin in yakın bir gelecekte parkinson ve alzheimer gibi nörodejeneratif hastalıkların tedavisinde ilaç olarak kullanılabileceği umudunu güçlendiriyor. (Araştırma şimdilik laboratuvarda hücre kültürleri ile yapıldı ve testler başarılı sonuçlar verdi.)

Alfa-Synuclein, vücuttaki görevi nedir?

Alfa-Synuclein, beyinde çözünebilir küçük bir protein olup SNCA-Geni tarafından sentezlenir. Bu protein, hücre zarında kanallar oluşturarak bu kanallardan hücre için gerekli Dopamin hormonunun girmesini sağlar.

Özetle söylemek gerekirse Alfa-Synuclein, sağlıklı bir hücrede gerekli olan bir proteindir ve bu protein beyne gerekli olan dopamin hormonunun girmesine olanak sağlar.

Yeri gelmişken dopaminin görevi ve önemine değinmeden geçmeyelim.

Dopamin nedir, neden önemlidir ?

Dopamin, vücut tarafından üretilen ve kimyasal haberci özelliği olan çok fonksiyonlu bir Nörotransmitterdir. Bütün neurotransmitter gibi dopamin de hem sinir hücrelerinin kendi arasında, hem de sinir hücreleri ile kas hücreleri arasındaki sinyallerin taşınmasına aracılık eder.

Dopamin vucutta kalp atışı ve kan basıncını ayarlama gibi önemli görevlerinin yanı sıra, beynin ödüllendirme mekanizmasında da görev alır. Bu bağlamda dopamin hayattan zevk almamızı mutlu olmamızı kısacası hayata sıkı sıkıya bağlanmamızı sağlar.

Beyinde dopamin miktarının düşmesi vücutta dramatik sonuçların ortaya çıkmasına sebep olur.

Nedir bu dramatik sonuçlar?:

Vücutta dopamin eksikliği, başta depresyon olmak üzere, kas titremesi ve hareketlerin kontrol edilememesi gibi bir takım zorlukların ortaya çıkmasına sebep olur. Uzun süre düşük seyretmesi durumunda ise parkinson gibi ağır hastalıkların ortaya çıkması kaçınılmaz olur. Uzun süreli dopamin eksikliğinin olumsuz etkilerinden bir başkası da uzun süreli hafıza kaydının tutulduğu Epizodik Bellekte de kendini gösterir. Bu durum ilerleyen zamanda alzheimer gibi ağır unutkanlık hastalığının ortaya çıkmasına yol açar.(2)

(Not: Epizodik bellek, Alzheimer hastalığında beynin ilk etkilendiği bellek kısmıdır.)

Dopaminden kısaca bahsettikten sonra artık tekrar Alfa-Synuclein proteini ve fonksiyonlarına dönebiliriz.

 SNCA-Geninde meydana gelen bir mutasyon bu proteinin olumlu etkisini olumsuza çeviriyor.ohne-titel

SNCA geninde meydana gelen bir mutasyon Alfa-Synuclein proteini nin farklı sentezlenerek, farklı katlanmasına sebep olur. Yapılan birçok araştırmada Alfa-Synuclein’in yanlış katlanması ile parkinson ve alzheimer arasında bir ilişki olduğu kanıtlandı.

Alfa-Synuclein’in yanlış katlanması başta toksik etki ve dopamin alımının engellenmesi gibi önemli metabolik rahatsızlıklara sebep olmasının yanı sıra küçük parçacıklar halinde(Lewy body) beyindeki sinir hücrelerinin üzerinde (hatta içerisinde de) birikerek Alzheimere sebep olamaktadır.(3)

Özetle söylemek gerekirse; Alfa-Synuclein yanlış katlanması birçok zincirleme reaksiyonun başlamasına ve akabinde de parkinson ve alzheimer gibi nörodejeneratif hastalıkların ortaya çıkmasına sebep oluyor. Camgöz köpek balığının ürettiği Skualamin ise Alfa-Synuclein’in yanlış katlanmasından kaynaklanan bütün bu olumsuzlukların önüne geçiyor

 Klinik deneyler yolda

Eğer Skualamin klinik deneylerde de başarılı sonuçlar verirse parkinson ve alzheimer tedavisinde Skualamin ilaç olarak kullanılabilecek.

***

Skualamin, 1990 yılından beri bilinen bir madde ve sentetik olarak üretiliyor, uzun zamandır eczanelerde satılıyor. Antibiyotik etkisi16143208_10154773913627211_2338166834979660495_n nedeni ile tıpta virüslerin etkisizleştirmesinde kullanıyor.

Ayrıca Skualamin tıpbi araştırmalar için oldukça enteresan bir madde. Makalenin yazarlarından Vendruscolo  yaptığı açıklamada, Skualamin’in kanser başta olmak üzere birçok hastalığın araştırmasında kullanılabileceğini belirtti.

Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++


Alzheimer ve Parkinson ilgili hazırlanmış diğer yazılar


Kaynaklar

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

 
2 Yorum

Yazan: 30. Ocak 2017 in Allgemein

 
 
%d blogcu bunu beğendi: